Aydınlanma ve Aydın Despotlar
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

 

Aydınlanma ve Politika

Aydınlanmayı Yapan Düşünürler: Kant, Hume, Locke

Aydınlanma ve Irkçılık: Zorunlu bir sentez?

Aydınlanma hiç düşünmeden ilerici olarak kabul edilir. Ama ırk ayrımcılığı kuramları konusunda en erken yazarlar arasında Aydınlanmanın özellikle önde gelen felsefecileri bulunur.

Eğer "ırkçılık kuramı" denebilecek birşey varsa, bunun sözde entellektüel aklaması John Locke (1632-1704), David Hume (1711-1776) ve Immanuel Kant (1724-1804) gibi felsefeciler tarafından yapıldı. Bu aydınlar ırkçılıklarını yalnızca kişisel görüşler olarak ileri sürmediler. Bu kuşkucu bilgelerin her biri savını kendi kişisel tarzında "tanıtladı."

Yalnızca beyaz ırk dışındaki insanlığı değil, ama insan olarak insana bilgi yetisini yadsımalarında insan olarak insanı küçük düşüren bu üç "kuşkucu" aynı zamanda Aydınlanmanın da birincil adlarıdır. Ve Aydınlanma boşinanca karşıtlığının yanısıra, ilerici bir dünya görüşü olarak da kabul edilir. Ama eğer ilerlemeyi politik boyutunda düşünürsek, bu düşünürler — Fransız ortakları olan Voltaire ve Diderot ile birlikte — pek fazla ileri gitmez ve despotizmde takılıp kalırlar. Özgürlük ile ve insan hakları ile anladıkları şey "evrensel" olmak yerine kuramlarında kendileri tarafından sergilendiği gibi sınırlıdır. Eşitlik saçmadır, ve Hak tekerke ait olmalı, Özgürlüğü onun özenci belirlemelidir. Despot güçtür, hakkı belirler, ve Aydınlanmanın programı despotu eğitmek ve iyi bir insan yapmaktır.


Kant ve Hume Afrikalının kültürel geriliğini ırksal gerilik olarak aldılar. Felsefeleri bunu gerektiriyordu, çünkü Kant duyusal-deneyimin sınırları içerisinde düşünmede ve duyusal-sezginin ötesine, usun İdealarına geçmemede diretirken, Hume bilginin kaynağının duyusal-deneyimde yattığı görüşünde Locke ve Berkeley’i izliyordu. Bu erken mantıksal görgücülere göre, dünya yalnızca olguların bir toplamı idi ve Afrikalıların köleliğinin deneyim tarafından doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir anlamlı bir olgu olduğu kanısında idiler. Bu görgül bakış açısından, tüm insanların eşitliği ideası reel olmayan boş metafizik idi.


Bu ve benzeri kuşkucu düşünürlerin bilincinde insan doğası ya da insan özü kavramı bulunmaz. Kuşkucular, özellikle İngiliz Görgücüleri "evrensel" kavramına bir anlam veremezler ve onu “metafiziksel” bir kurgu olarak görüp reddederler. Aynı şey Viyana Çevresi pozitivistleri için de geçerlidir, çünkü evrensel ne olursa olsun doğrulanabilirlik ölçütünün dışında yatar ve öyleyse anlamsızdır.

Homo sapiens düşünme ya da uslamlama yetisini taşıyan bir türdür, ve ırkları tikellikleri olarak kendi altında kapsar. Ussallık insanın evrensel belirlenimidir ve bireysel ya da tekil insan ancak bu evrensele ait olduğu için bir bireydir. Platon ve Aristoteles’in evrensel insan doğası kavramından yoksun olmalarına karşın, Stoacılar ile başlamak üzere evrensel insanlık kavramı gelişme yoluna girer. İnsanı entellektüel yetilerine göre düzenlenen hiyerarşik bir sınıflandırma altına getirmek için geçerli bir zemin yoktur. Tam tersine, insanın evrensel eksiksizleşebilirliği ortak tema olmaya başlar. Hegel insanlığı yalnızca kültürel gelişme düzeylerine göre ayrıştırır, homo sapiens içerisinde ırksal bir hiyerarşi ileri sürmez, ve genel olarak Kuzey Afrika'yı "Batı" dünyasının bir bölümü olarak kabul eder. Rousseau'da da evrensel insan doğası kavramı onun modern demokrasi kuramının temelini oluşturur (üstelik devleti bir "sözleşme ilişkisi" olarak görmesi bütünüyle saçma olsa da). Genel olarak Anglo-Saxon felsefeciliğinde başlıca bu iki felsefeciye yönelik düşmanlık tutumu Anglo-Saxon görgücülüğünün açık insanlık-dışı tutumunun yüzlerine vurulması olgusuna karşı bir önlem ve öç olarak görünür.


Immaunel Kant
(Gözlemler/ Beobachtungen, 253-4)
Afrikalı Negrolar ve Herr David Hume

   

“Afrikalı Negroların doğal olarak ahmaklığın üzerine çıkan hiçbir duyguları yoktur. Bay Hume herkese bir Negronun yetenekli olduğunu gösterecek tek bir örnek vermesi için meydan okur, ve ülkelerinden başka yerlere götürülen yüz binlerce kara derili arasında birçoğunun, özgür bırakılmalarına karşın, gene de sanatta ya da bilimde ya da övgüye değer herhangi bir başka nitelikte büyük herhangi birşey sunduğunun görülmediğini ileri sürer. Bu iki insan ırkı arasındaki ayrım öylesine özseldir ki, ansal yetenekler açısından da renk açısından olduğu denli büyük görünür.”
...
“Rahip Labat karılarına karşı mağrur davranışından ötürü kınadığı bir Negro marangozdan şu yanıtı aldığını anlatır: ‘Siz beyazlar gerçekten aptalsınız, çünkü ilkin karılarınıza büyük ödünler verirsiniz, ve sonra sizi çıldırttıklarında yakınırsınız.’ Ve bunda belki de üzerinde düşünmeye değer birşey olabilir; ama, kısaca, bu herif tepeden tırnağa kapkaraydı — söylediklerinin aptalca olduğunun açık bir tanıtı.”

Immanuel Kant
(Beobachtungen, 253-4): 
Die Negers von Afrika und Herr David Hume

“Die Negers von Afrika haben von der Natur kein Gefühl, welches über das Läppische stiege. Herr Hume fordert jedermann auf, ein einziges Beispiel anzuführen, da ein Neger Talente gewiesen habe, und behauptet: daß unter den hunderttausenden von Schwarzen, die aus ihren Ländern anderwärts verführt werden, obgleich deren sehr viele auch in Freiheit gesetzt werden, dennoch nicht ein einziger jemals gefunden worden, der entweder in Kunst oder Wissenschaft, oder irgend einer andern rühmlichen Eigenschaft etwas Großes vorgestellt habe, obgleich unter den Weißen sich beständig welche aus dem niedrigsten Pöbel empor schwingen und durch vorzügliche Gaben in der Welt ein Ansehen erwerben. So wesentlich ist der Unterschied zwischen diesen zwei Menschengeschlechtern, und er scheint eben so groß in Ansehung der Gemüthsfähigkeiten, als der Farbe nach zu sein.” (LINK)
...
“Der Pater Labat meldet zwar, daß ein Negerzimmermann, dem er das hochmüthige Verfahren gegen seine Weiber vorgeworfen, geantwortet habe: Ihr Weiße seid rechte Narren, denn zuerst räumet ihr euren Weibern so viel ein, und hernach klagt ihr, wenn sie euch den Kopf toll machen; es ist auch, als wenn hierin so etwas wäre, was vielleicht verdiente in Überlegung gezogen zu werden, allein kurzum, dieser Kerl war vom Kopf bis auf die Füße ganz schwarz, ein deutlicher Beweis, daß das,was er sagte, dumm war.” (LINK)

 


I. Kant, AA II : Vorkritische Schriften II
1757-1777
Inhaltsverzeichnis


Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen
Vierter Abschnitt.
Von den Nationalcharaktern, in so fern sie auf dem unterschiedlichen Gefühl des Erhabenen und Schönen beruhen


David Hume
Ulusal Karakterler Üzerine
Bölüm I, Deneme XXI

Negrolar ve genel olarak tüm başka insan türleri ve beyazlar

   

“Negroların ve genel olarak tüm insan türlerinin (çünkü dört ya da beş ayrı tür vardır) doğal olarak beyazlardan aşağı olduklarından kuşku duyma eğilimindeyim. Hiçbir zaman beyazdan başka herhangi bir tende uygar bir ulus olmamış, ne de giderek eylemde ya da kuramsal düşüncede seçkin herhangi bir birey olmuştur. Aralarında hiçbir becerikli üretici yoktur, hiçbir sanat ve hiçbir bilim yoktur. Öte yandan, beyazların en kaba ve en barbar olanları bile, örneğin eski GERMENLER, şimdiki TATARLAR, henüz yiğitliklerinde, hükümet biçimlerinde ya da başka herhangi bir tikel özellikle seçkin birşey taşırlar. Eğer doğa bu insan soyları arasında kökensel bir ayrım yapmamış olsaydı, böyle biçimdeş ve değişmez ayrımlar yüzyıllar ve çağlar boyunca yer alamazdı. Sömürgelerimizin sözünü etmesek bile, tüm Avrupa’ya dağılmış Negro köleler vardır ki aralarından hiç biri hiçbir zaman herhangi bir beceri belirtisi göstermemiştir, gerçi aramızdaki eğitimsiz aşağı insanlar işe koyulup kendilerini herhangi bir meslekte sivriltecek olsalar bile. Aslında JAMAİKA’da bir negrodan yetenekli ve bilgili bir insan olarak söz ederler; ama kendisine çok yetersiz başarılarından ötürü hayranlık duyuluyor olabilir, tıpkı birkaç sözcüğü açıkça konuşan bir papağan gibi.”

David Hume
OF NATIONAL CHARACTERS
Part I, Essay XXI 

Negroes and in general all other species of men and the white

“I am apt to suspect the negroes and in general all other species of men (for there are four or five different kinds) to be naturally inferior to the whites. There never was a civilized nation of any other complexion than white, nor even any individual eminent either in action or speculation. No ingenious manufactures amongst them, no arts, no sciences. On the other hand, the most rude and barbarous of the whites, such as the ancient GERMANS, the present TARTARS, have still something eminent about them in their valour, form of government, or some other particular. Such a uniform and constant differences could not happen in so many countries and ages, if nature had not made an original distinction betwixt these breeds of men. Not to mention our colonies, there are Negroe slaves dispersed all over Europe, of which none ever discovered any symptoms of ingenuity, tho’ low people, without education, will start up amonst us, and distinguish themselves in every profession. In JAMAICA indeed they talk of one negroe as a man of parts and learning; but ‘tis likely he is admired for very slender accomplishments like a parrot, who speaks a few words plainly.”

 


Hume Texts Online (davidhume.org)


John Locke
Carolina Temel Anayasası

(1 Mart 1669)

   

Madde Yüz On. Carolinalı her özgür insanın hangi görüşten ya da dinden olursa olsunlar negro köleleri üzerinde saltık yetkesi olacaktır.

John Locke
The Fundamental Constitutions of Carolina
(March 1, 1669)

One hundred and ten. Every freeman of Carolina shall have absolute power and authority over his negro slaves, of what opinion or religion soever.

 


The Fundamental Constitutions of Carolina
Yale Law School, Avalon Project

 

“Aydın” politikaya yabancı bir politik karakterdir, ve özgür ve eşit “Yurttaş” kavramının yadsınması ile tanımlanır.

Aydınlanma Avrupa’da ülkelerin kültür durumuna göre ayrı parlaklık dereceleri gösterdi. Reformasyonun Katolik Kiliseyi ve ona bağlı boşinancı yendiği Kuzey Avrupa ülkelerinde Aydınlanmanın Fransa’da olduğu gibi saldıracağı bir Kurumsal Din yoktu. Protestan Prusya’da Kant “Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısında “genel Aydınlanmaya karşı engellerin dereceli olarak azaldığını” söylüyor ve despotu överek, “[b]u bakımdan bu çağ Aydınlanma çağı ya da Friedrich’in yüzyılıdır” diyordu (“In diesem Betracht ist dieses Zeitalter das Zeitalter der Aufklärung oder das Jahrhundert Friedrichs”). İngiltere’de David Hume Anglikan Kilise ile hiçbir anlaşmazlık içinde değilken, yalnızca usa saldırıyor, “us tutkuların kölesidir ve yalnızca öyle olması gerekir” (“reason is, and ought only to be the slave of the passions”) diyordu (ve tutkuların üstünlüğü ile uyum içinde, ve ‘haz ve acı’ üzerine dayalı enteresan bir ‘ahlak’ felsefesi kuruyordu). Bu ve benzeri felsefecilerin tanımladıkları Aydınlanma çağı aynı zamanda ‘Us Çağı’ olarak da bilinir.

Fransız Devrimi sırasında Fransa’da ne bir ‘Us Çağı’ yaşanıyordu, ne de saltık tekerkin ‘aydınlanmış bir saltık tekerk’ olma gibi bir niyeti vardı. Yaşanan yalnızca usdışı bir devlet ve toplum yapısı, ve bu baştan sona etik-dışı yapısızlığı besleyen duyunçsuz Aristokrasi ve Kurumsal Kilise idi. Eğer bu duruma ‘karanlık’ denebilirse, ‘aydınlık’ başka her ülkeden çok Fransa’nın (ve hiç kuşkusuz ayrıca İtalya ve İspanya’nın) gereksinimi idi. Fransız Aydınlanması bu hüzünlü durumu değiştirmek için kendini öncelikle pozitif bilim ve görgücü-kuşkucu bir felsefe ile donattı ve bu direnilmesi olanaksız silahlar ile, aritmetik, geometri, fizik, kimya ile boşinanç üzerine saldırdı. Aydınlanma kendini boşinanç karşısında tanımladı.

 

Aydınlanma ve Karanlık Orta Çağlar

Aydınlanma kendini Boşinaç ile karşıtlık içinde tanımlar. Aydınlanma felsefi olarak ussalcılığı yadsır ve görgücü ve kuşkucudur. Yararcılık etiğini ileri sürer. Ve politik olarak demokrasiyi değil despotizmi önerir.

Aydınlanmanın "Aydınlanma" dediği şey her nedense Aydınlanma ya da Us Çağı denilen dönemden çok daha önce başladı. Kopernik, Galileo, Kepler, sonra Descartes, Leibniz ve başkaları daha şimdiden Avrupa'da bilimleri Helenik ve İslamik dünyada kaldıkları yerden yeniden kavramış ve çalışmayı sürdürüyorlardı. Bu düzeye dek "Bilimsel Devrim" anlatımı yalnızca Katolik Kilisenin boşinancına karşı yapılan bir "devrim"in değerini taşır ve onu paylaşma onuru bilimsel etkinliğin tarihindeki sürekliliği anlayamayan Thomas Kuhn'a bırakılabilir.

Bir matematikçiye ya da fizikçiye salt matematikçi ya da fizikçi olduğu için "aydın" demeyiz. Boşinançlar taşıyor olabilir, örneğin Isaac Newton gibi. Euklides ya da Aristomakhüs ya da Aristoteles birer "aydın" değildiler, üstelik bilgi alanında bütün bir insanlığa kazandırdıkları paha biçilmez olsa da. Galileo'nun ya da Kepler'in ya da Descartes'ın "aydınlar" oldukları düşünülmez, üstelik Avrupa'da bilimsel düşüncenin öncüleri olmuş olmalarına karşın. "Aydın" sözcüğü başka bir konu ile, boşinanca karşıtlık ile ilgilidir. Avrupa’da bilimlerin doğuşu hiç kuşkusuz bir eğretileme ile 'aydınlanma' olarak betimlenebilir, çünkü Roma İmparatorluğunun yıkılışından ve barbar Germenlerin tarihe katılmalarından sonra Avrupa — Doğunun tersine — yaygın bir gerilik, boşinanç ve feodalizm alanı oldu. İlk kez Rönesans ile keskin bir geçiş ya da dönüş yapıldı ve Kuzey Avrupa'nın kültürsüzlüğü yeni kültürü üretmesinde ona muazzam bir üstünlük sağladı. Eski Dünya eskiliğini kurtarmaya çalışırken, herhangi bir eskisi olmayan Kuzey Avrupa'nın önünde yeni olana doğru gelişmekten başka bir yol yoktu. Kültür her alanda, güzel sanatlarda, dinsel inanç biçiminde ve politik düşüncede eski olanla ilgilenmeden yeni olanı yaratma, modernleşme sürecine yöneldi. Avrupa klasik olanın yeniliğini kavradı ve Yunan-Roma kültüründe ussal olan, güzel olan, değerli olan herşeyi kendi kalıtı ve hakkı olarak kabul etti. "Aydınlanma" hiç kuşkusuz Avrupa'nın Orta Çağlarının "karanlığına" karşı çarpıcı bir metafordur ve sözcük bugün bile onu işiten hemen hemen herkese aydınlık birşey ile buluşmanın ve özdeşliğin gururunu yaşatır. Ama bu duygu bilimlerin, felsefenin, demokrasinin, evrensel insan haklarının ve modern döneme ait başka her yeniliğin "Aydınlanma" başlığı altına getirilmesini gerektirmez. Aydınlanmayı anlamak için "aydın"ın kendisinde olmayan bir şey, "özgür, ussal düşünme" gereklidir.

Despotizmi savunmasında ve evrensel insan haklarını reddetmesinde Aydınlanma modern değil, ön-modern kültüre aittir. Aydınlanma görgücülüğü gereği kuramsal düşüncesine evrensel kavramları reddetmek ve görgül olgulara dayanmak zorundadır. Aydınlanmaya ona ait olmayan nitelikler yüklemek ona haksızlık yapmaktır.

Herşeyden önce, Aydınlanmanın felsefecileri bilgiye izin vermedikleri için her biri kendi başına bir karanlığı temsil eder. Locke'dan, Hume'a, Kant'a Aydınlanma felsefecilerinin kuşkuculuğu onlarda usun ve bilginin ışığının parlamasına izin vermez. İkinci olarak, Aydınlanma politik olarak ne ilerici ne eşitlikçi ne de demokratik idi. Ve "evrensel" insan haklarını savunma gibi bir sorunu yoktu. Aydınlanma despotik idi, çünkü gerçek usdışı karakteri ile tutarlı olarak açıkça despotizmi monarşiler çağının politik çözümü olarak görüyordu. Sorun Avrupa'nın yüzyıllardır Katolik Kilisenin uyuşturucu etkisinde kalmış olmalarının sonucu olan bilgisizlikleri ve boşinançları değildi. Halkın hiçbir zaman aydınlanamayacağını kabul ediyorlardı. Ve tıpkı halka kendi kurtarıcı yorumlarını sunan Katolik rahipler gibi, Aydınlar da halka kendi kurtarıcı önderliklerini sundular.

Aydınlanma çağı yanlışlıkla "Us Çağı" olarak da adlandırılır, çünkü bu anlatımda "ussallık" haksız olarak boşinanç ile karşıtlık içinde belirlenir. Ama Usun boşinanç ile ilgilenmekten daha yüksek işleri vardır. Aydınlanmanın kuşkucu felsefecilerinin bilim ile anladıkları şey fenomenlerin ya da olguların düzlemini aşmayan ve evrensellere dayanmayan pozitif bilimdir. Aydınlanma etik olarak da karanlık, aslında kirlidir, çünkü Aydınlanmanın kuşkuculuğu onu ussal bir etik yerine yararcı bir "etik" ileri sürmeye götürür. Bu sözde etik kuramı haklılık, doğruluk, iyilik gibi gerçek etik değerleri kabul etmez, ama eylemleri sonuçlarına göre değerlendirir: Yararlı olan moral olandır. Bu usdışı ‘etik’ ile, Aydınlanma başıca Rusya'da ve Prusya'da olmak üzere despotizmi eğitme programını uygulamaya koydu. Bu politika yararlı ve pragmatik idi. Ama hiçbir biçimde evrensel insan haklarına uygun değildi.

 

Halk kendini yönetemiyorsa, birilerinin — prenslerin, kralların, imparatorların — o işi üstlenmesi gerekir. Halk hiç kuşkusuz kendi istencinin ve özgürlüğünün bilincini kazanmadığı sürece kendini yönetemez ve politik bir güç değildir. Aydınlanma halkın hiçbir zaman kendini yönetemeyeceğini düşünüyordu (tıpkı Katolik Kilisenin halkın hiçbir zaman Kutsal Yazıları anlayamayacağını ve bu nedenle her zaman rahiplerin yorumunu dinlemesi gerektiğini düşünmesi gibi). Aydınlanmanın politik formülü açıktı: “Halk uğruna herşey. Halk tarafından hiçbirşey.” Voltaire aydınlanmış tekerkliğin toplumun ilerlemesi için en iyi yol olduğunu düşünüyordu. Aydınlanma despotizmin despotizm olarak kalma koşulu ile modernleşme planıdır. Ama modernleşme özsel olarak özgürleşme üzerine dayandığı için, plan tıpkı karşı çıktığı boş inanç gibi boş bir plandır.

 

Devrimin Karakteri

Fransızların devrimden, özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten söz etmelerine karşın, Napoleon onlara henüz Yurttaş karakterini kazanmadıklarını ve toplumlarının bir Yurttaş Toplumu olmadığını gösterdi.

Code civil Napoleon'un kılıcının yaptığı bir kitaptı, yurttaşların yaptığı bir yasa kitabı değil. Fransız uyruklar henüz ne özgür, ne eşit, ne de kardeş idiler, ve devrimleri yalnızca kralı öldürmüş, ama ruhlarındaki monarşiyi ve despotizmi öldürmemiş, ve Jacobinlerin eline düşen ülke yalancı bir devletten bile yoksun kalmıştı.

Fransız ‘devrim’ dediği şeyde gerçekte yalnızca kendi içindeki despota karşı savaştı, başkasında kendini öldürdü ve kendisi tarafından öldürüldü. Fransa bir ulus karakterini taşımıyor çünkü bir ulus duygusu taşımıyordu. Bunun yerine, her despotik kültürde olduğu gibi, nefret ve korku duyguları tarafından güdülüyordu: Bu tinde us tutkuların kölesi idi. Devrimin Terör Dönemini izleyen son evresi güçsüz bir Direktuarın yönetimi altında yaşandı ve Kraliyetçiler ve Jacobinistler arasında patlak vermesi olası bir iç savaş ancak Napoleon'un darbesi tarafından önlenebildi. 10 yıl süren Devrim bir İmparatorlukta sonlandı. Napoleon bir elinde Code civil ve ötekinde kılıç ile Avrupa'nın kurtarıcı İmparatoru olmayı amaçladı. Ama bir imparatorluk  altında ancak istençsiz halklar bulunur. Orada kendi istençleri olan, özgür olan, eşit olan uluslar bulunmaz. Orada egemen imparatorun istencidir, ulusların değil; ve politik güç yalnızca bir insanın istencidir, özgür ulusların egemenliği değil. Napoleon karşısında yalnızca Avrupa'nın krallarını ve prenslerini bulmadı. Kendi krallarının ve prenslerinin istençlerine gereksinimleri olan engin bir istençsiz halklar kütlesine çarptı ve halklar salt bir despot değişimini yeğlemediler, yeni bir despot yerine kendi eski despotlarına sarılmayı sürdürdüler.

 

Fransız Devrimi pekçok açıdan Aydınlanmanın politik cisimselleşmesi olarak görünür. Aydınlanma yasa egemenliğini doğrular, serfliği ve köleliği yadsır, inanç özgürlüğünü kabul eder, evrensel öğretim ister. Aydınlanmanın ‘politikasını’ demokrasiden ayırdeden ve uzaklaştıran özgünlüğü bu kurumların ve düzenlemelerin halkın kendisi tarafından yapılmayacağına inanması, tümünün ancak despotik Aydınların ya da tek bir Aydın Despotun yetkesi ve gücü altında gerçekleşmesi gerektiğini kabul etmesidir. Aydın kendini halka adamış bir insandır, çünkü halk ancak önderler tarafından yönetilmesi gereken istençsiz bir kitle ya da yığındır. Aydının varlık nedeni henüz yurttaş toplumuna gelişmemiş istençsiz bir halktır. Aydınlanma açıktır ki daha sonra halkları, yığınları, kitleleri kurtarmak için formüle edilecek olan ideolojilerin atasıdır. Aydınlanmanın ve İdeolojiye dönüşmesi yalnızca tekerkin yerinin doğrudan doğruya aydının kendisi tarafından alınması ile gerçekleşir. Kitle bir ve aynı kalır, despotik karakterini sürdürür, çünkü insanlar henüz haklarının bilincinde olan özgür ve eşit yurttaşlar değildir.

Jacobinlerin kitle tabanlarını oluşturan sans coulettes çoğunlukla orta sınıftan gelen üyelerden oluşuyordu. Ama sonraki yazarlar tarafından sık sık bir tür erken işçi-sınıfı olarak sunuldu.

“Les classes dangereuses” yoksulluğu ve suçluluğu birleştiren bir terim idi ve devrim sırasında görülen kitle kıyımları çoğunlukla bu grubun eylemleri idi. Victor Hugo Les Misérables’da yoksulluğun zorunlu olarak suç işlemeye götürmediğini ve bu insanların suçlular olmaktan çok talihsizler olduğunu göstermeye çalıştı. Bir sınıf karakterini taşımamasına karşın, sans coulettes varsıllara düşmanlık duygusunda güçlü bir birlik oluşturuyor ve özsel karakteri şiddet tarafından belirleniyordu. Eşitlikçi idiler, ama eşitlik formülleri her yurttaşın bir parça toprağa ya da bir dükkana iye olması idi. Özel mülkiyete karşı değillerdi ve yalnızca üst sınıfın büyük ölçek mülkiyetine karşı çıkıyorlardı.

Fransız Aydını ülkeyi kendisi yönetmesi için halka bırakmadı. Onu Kamu Güvenlik Komitesi ile, Devrimci Mahkemeler ile, ve sonunda Terör ile yönetti. Ve boşinancı insan yüreklerinde ve bilinçlerinde değil, ama Katolik Kiliseyi rahiplerin ile birlikte fiziksel olarak ortadan kaldırarak yenmeye çalıştı.

Fransa’da Aydının despotizmine herşeyden önce Fransa’nın olguları izin verdi. Katolik Kilisenin elinde istençsiz çocuklar gibi yetiştirilen halk hiç kuşkusuz özgür istenç ile bir ve aynı şey olan demokrasiye yetenekli olamazdı. Dahası, üzerindeki tüm moral denetim ve disiplin kalktığı zaman, insanların liberté ile anladıkları şeyin kabalık, görgüsüzlük, barbarlık ve şiddet olduğu açığa çıktı. Benzer olarak, Kral, Girondinler ve tüm ılımlı ve düzgün önderler yok edildikten sonra devleti tekeline alan Fransız Aydınının ‘özgürlük’ ile anladığı şeyin terör ve tiranlık olduğu açığa çıktı. Politika ile hiçbir ilgileri olmayan ve erdemi terörsüz düşünemeyen bu insanlar devlette duyunç yokluğunun ne demek olduğunu yaptıkları ile bütün dünyaya tanıttılar. Avukatsız ve tanıksız ‘mahkeme’ gibi birşey Fransızların giyotinin yanına koydukları ikinci bir icat oldu.

 

Aydın Despotlar


Avusturya İmparatoru Joseph II


Marie Antoinette'ın kardeşi olan Avusturya İmparatoru Joseph II ve Marie Antoinette'ın kocası olan Fransa Kralı XVI. Louis arasındaki ayrım etik ve etik-dışı arasındaki ayrım gibidir. Kutsal Roma İmparatoru (ya da Avusturya Habsburg İmparatoru) Joseph II. (1741-1790) Maria Theresa'nın oğlu idi. Yönetimi sırasında (1765-90) yönetsel, yasal, ekonomik ve dinsel reformlar getirmeye çalıştı. Çok kapsamlı ve köklü bir eğitim almıştı ve politikaya güçlü bir ilgisi vardı. İki evliliğinde de eşlerini suçiçeğine yitirdi. 1765'te imparator olmasına karşın, annesi Maria Theresa'nın gölgesinde kaldı ve ancak annesinin ölümünden sonra onun reddettiği reformları gerçekleştirme çabasına girişebildi. (Avusturya-Prusya düşmanlığı aynı zamanda Maria Theresa ve Büyük Frederik arasındaki kişisel bir düşmanlık idi ve Theresa oğlunun II. Frederik'in reform eğilimlerine benzer eğilimler göstermesinden hoşnut değildi.)

II. Joseph ile eğitim yaygınlaştırıldı ve Katolik Kilisenin denetiminden çıkarılan Viyana Üniversitesi zamanın en iyi bilimcilerini ve bilginlerini çekmeye çalıştı. Viyana'da Genel Hastane Avrupa'nın en iyi hastanelerinden biri oldu. 1786'da Evrensel Yurttaşlık Yasası çıkarıldı. Joseph serfliğin kaldırılması buyruğunu verdi, köylülüğün durumunun iyileştirilmesi için çalıştı, duyunç özgürlüğünü kabul ederek yasa önünde dinsel eşitliği yürürlüğe koydu, ve basın özgürlüğünü tanıdı (ama bir despot idi ve basın özgürlüğü kendisine saldırı için kullanılınca zamanının başka her tekerki gibi zorbalığa döndü). Sanatçılara tanınan yönetsel özerklik ile Viyana'nın sanat yaşamı yeni doruklara yükseldi. Joseph Aydınlanmanın ilkeleri gereği kaçınılmaz olarak Roma Katolik Kilisesi ile çatışmaya girdi. Rahipler devlet eğitimi ve yönetimi altına alındı ve yararsız 700 manastır kapatıldı. II. Joseph'in başarmayı istedikleri ve edimsel olarak başardıkları arasında büyük bir uçurum vardır. Sonuçta çok kısa zamanda çok şey yapmaya çalışan bir insanın düşkırıklığı içinde öldü (48 yaşında).


Yine, Fransız toplumunu Hıristiyanlıktan edimsel olarak ‘temizleme’ (La déchristianisation) uygulaması da hiç kuşkusuz kendisi Katolik olan halkın değil, ama inancı boşinanç olarak kabul eden Aydınlanmanın eylemidir. Aydınlanma inanç ve boşinanç arasında büyük bir ayrım görmedi. Halka ‘Us Dini’ dediği bir kültü önerdi.

Aydınlanma hiçbir zaman halktan gelecek bir devrim düşüncesini doğrulayamazdı, çünkü bu onu ‘Aydın’ olarak vareden koşulun yadsınması olurdu. Aydının bir boşinanç kitlesi olarak gördüğü halk ile ilişkisi ancak egemenlik ilişkisi olabilirdi. Aydın yönetmeli, egemen olmalı, denetlemeli, kurtarmalıdır. Hiç olmazsa Fransa söz konusu olduğunda, halkı halk adına yönetebilecek güç Kral değil, ama Aydındır. Aydınlanmanın despotik karakteri verildiğinde, ona demokratik hükümeti savunma düşüncesini yüklemek saçmadır. Ve onu modernliğe bağlamak modernliği despotizme bağlamak gibidir. Aydın da az çok tutarlı düşünmeye yeteneklidir, ve kendi pozitif felsefesi gereği olguların erimin ötesine geçen bir politik ideali öne çıkarmaması gerekir. Aydınlanma o zamanlar ‘doğal hak’ ve bugün ‘evrensel insan hakları’ denilen şeyi “bütünüyle saçma” olarak görüyordu. Hume için, “Doğal yasa ve doğal haklar gerçek olmayan metafiziksel fenomenlerdir.” Ve gerçekten de Fransız halkı, Katolik Kilisenin ve kraliyetin uysallaştırdığı bir halk olarak, doğal haklarının bilincinde değildi ve demokratik bir eyleme yetenekli değildi.

 

II. Katerina


Akıllı, acımasız, eşeysel olarak doymak bilmez Katerina (1729-1796) Rusya'yı ortaçağ uyuşukluğundan çekip çıkardı, bakışlarını modern dünyaya çevirdi, ve bir serfler ülkesini Avrupa'nın büyük güçlerinden biri yaptı. Prusya doğumlu bir prenses (Sophie Friederike Auguste von Anhalt-Zerbst) olan Katerina (Екатерина Алексеевна/Yekaterina Alekseyevna) yine Alman doğumlu III. Peter ile evlendikten sonra Ortodoksluğa döndü ve Rusça öğrendi. Peter'in ölümünden sonra 1762-1769 yılları arasında bir aydınlanmış otokrat olarak hüküm süren Katerina Fransız edebiyatını ve felsefesini yakından tanımıştı ve Aydınlanmanın ilerici ideallerini paylaşıyordu. Kurduğu okullara, akademilere ve kütüphanelere ek olarak, Avrupa'da kadınlar için ilk yüksek eğitim kurumu da Rusya'da onun tarafından kuruldu. Rus bilginleri ve sanatçıları eğitim için Avrupa'ya gönderildi ve Avrupalı bilimciler, mimarlar ve sanatçılar Rusya'ya çağrıldı. İmparatoriçenin kendisi 1765'de İmparatorluk Güzel Sanatlar Akademisinin temelini attı. Bu tür girişimlerin sonucu Rusya'da ülkenin yaygın geriliği ile hiçbir biçimde bağdaşmayan bir sanatsal ilerlemenin yaşanması oldu, ve ülke bir süre sonra başlıca edebiyatta ve müzikte doruklara erişti.


Diderot ve Katerina II; St. Petersburg. Diderot aynı zamanda Aydının inceliğini ve iki yüzlülüğünü yansıtan bir tonda, “İnsanlar son kral son rahibin bağırsakları ile boğulmadıkça özgür olmayacaktır" diyordu.
   

Ülkede ne özgür bir köylülük ne de dikkate değer bir kentli sınıfı vardı. İşleyim başlıca tekstil dalında idi ve ordunun gereksinimlerini karşılamaya ayarlanmıştı. Üretimde işyerlerine bağlı olan serfler çalıştırılıyordu. Almanya'dan getirilen çiftçiler (Volga Almanları) tarımsal üretimin bir ölçüde modernleşmesini sağladı. 1768'de ilk kağıt para çıkarıldı. Katerina sanatların ve eğitimin destekleyicisi idi ve Hermitage Müzesi Katerina'nın kişisel bir kolleksiyonu olarak başladı. Voltaire, Diderot ve d'Alembert'ın yazılarını okudu. Voltaire ile 15 yıl mektuplaştıktan sonra yazarın ölümü üzerine kitaplarını getirterek onları Rusya Ulusal Kütüphanesine yerleştirdi. Fransa'da hükümetin Ansiklopedi'nin yayımını yasakladığını öğrenince Diderot'ya çalışmayı Rusya'da onun koruması altında tamamlamasını önerdi. Rusya'da Aydınlanmanın ilkeleri ile uyumlu yasaların çıkarılması için bir tür meclise benzer bir komisyon kurdurdu, ama girişimden uygulamaya dönük bir sonuç çıkmadı. Bunun yerine Soyluluğu güçlendirdi ve ülke yönetimini iyileştiren düzenlemeler getirdi. Durumu Voltair'e yazdığı mektuplarda betimledi ve ona geri Rusya'nın "azar azar" ilerlediğini bildirdi. Katerina'nın yönetimi sırasında Rus Aydınlanması gibi bir akım gelişti. Ama Alexander Radishchev serfler olarak tutulan köylülerin sefil durumundan söz ettiği zaman, Katerina onu Sibirya'ya sürdü.

Katerina eğitim konusunda da projeler geliştirdi ve Avrupa'da uygulanan yöntemler konusunda bilgi edindi. Ama yalnızca 5-18 yaş arasındaki kız ve erkek Ortodoks Rus çocuklarını kapsayan ve serfleri dışlayan bir genel eğitim programı için çalışmalar da sonuçsuz kaldı.

 

Aydınlanma bilgiyi bir deneyim sorunu olarak gördüğü ve Tanrı görgül olmadığı için, kuşkuculuğu gereği din konusunda da aynı kuşkucu liberalizmini uyguladı. Ateizmden, teizme, deizme her inanç biçimi Aydınlanmaya açıktı. Aydınlanma için ‘bilgi’ olanaksız ve yalnızca görgül bilgi olanaklı olduğu için, inancın bir gerçeklik sorunu olduğu kabul edilemezdi. Sonuçta getirdiği sözde En Yüksek Varlık Kültü ile aşağı yukarı Katolik Kilisenin yaptığı şeyi yaptı, inancı dışsallıklar ile, gösteriler ve festivaller ile süsledi.

Aydınlanmanın etik-dışı ‘etik’ kuramları aydının daha eşit olması için herhangi bir engel oluşturmadı. Yararcı ‘etik’ kuramının bakış açısından, önemli olan evrensel insan hakları değil, en büyük sayınının en büyük mutluluğu idi. Bu amaç için despotizm yararlı olduğu sürece, Aydın hiç duraksamaksızın despotizmi savundu ve uyguladı ve kendine özgü bu politik eylemini aydın despotlar yetiştirme çabalarında da sergiledi.

Aydın ‘aydınlanmış’ olduğu için çevresine ışık saçar. Pırıl pırıldır, göz kamaştırır, ve varlık nedeni karanlığı yenmektir. İnsanlığın meşalesidir, onu bir ışık seli ile aydınlatır, ve geriye her zaman aydınlatacağı bir karanlığın kalmasını hiçbir zaman gözardı etmez. Politik bir istençten yoksun olan Avrupa aydınlanmak ve kurtulmak için Voltaire’e, Diderot’ya ve başka aydınlara dek beklemek zorunda kaldı. Sonunda aydın despotlarda kurtarıcılarına ve onların ışığı ile mutlu sona ulaştı.

Yurttaş toplumunun bakış açısından, aydın insanlık tarihinde etik modernliği, politik eşitliği ve evrensel özgürlüğü anlamayan bir tür arkaik kişilik olarak görünür. Ama Aydınlanma ve İdeoloji arasında trajik bir süreklilik de vardır. Voltaire ve Robespierre gibi aydınların izinde yürüyen daha sonraki ‘kurtarıcı’ ideologların önderlik ettikleri vahşetler karşısında Avrupa’nın en karanlık çağları bile pırıl pırıl aydınlık görünür.

Tek tek düşünürler belli bir düşünce dizgesi ile, ideolojileri ya da felsefeleri ile tutarsız davranabilirler. Bu önemsizdir. Seçmecilik ve tutarsızlık sıradan bilincin normal durumudur. Ama Aydınlanma şu ya da bu bireysel aydının tutarsızlık ve kararsızlıklarının üzerinde ve ötesinde belirli bir düşünce dizgesidir. Görgücüdür, bilginin deneyimden geldiğini kabul eder; dolayısıyla kuşkucudur, bilgiyi ve bilimi her zaman belli sınırlamalar ile olanaklı sayar; idealleri, evrenselleri, ilkeleri hiçbir biçimde kabul etmez, çünkü bunlar pozitif olgulardan ayrı olarak deneyim konusu yapılamazlar.

‘Us Çağı’ terimi ile de anlatılmasına karşın, Aydınlanma görgücü felsefi temellerinde açıkça anti-rasyonalisttir, usdışıdır. Gerçekte, Aydınlanmanın birincil felsefecileri düşünce dizgelerini Kıta Ussalcıları olarak bilinen Descartes, Leibniz ve Spinoza ile karşıtlık içinde belirlediler, ve Voltaire’in çağdaşı Rousseau’ya düşmanlığı bugün bile aydın kafalara örnek olan modeldir. Aydınlanmanın sınırları zamansal sınırlar değildir ve salt aynı çağda yaşadıkları için Rousseau Voltaire ile birlikte sınıflandırılmayı hak etmez .

Aydınlanma felsefecileri olarak bilinen adlar Locke, Hume, Kant, Bentham gibi etkili düşünürlerdir. Ve Aydın olduklarını evrensel insan haklarını tanımamada da tanıtlarlar: Tümü de negrolar hakkında uzun uzadıya ırkçı metinler üretmiş, giderek John Locke bir Amerikan kolonisi için ırkçı anayasa yazarlığı da yapmıştır.

 

Büyük Frederik (II. Frederik)





Voltaire ve Prusya Kralı II. Frederik Sanssouci sarayında.
   
Bir başka aydın despot olan Büyük Frederik (Friedrich der Große) ya da II. Frederik (1712-1786) Prusya'yı 1740'tan ölümüne dek yönetti. Avusturya ile birçok savaştan sonra Prusya toprakları üzerindeki denetimini güçlendirdi ve krallığını modernleşmenin yoluna soktu. Hohenzollern hanedanına doğan Frederik Fransız kültürü ve Yunan ve Roma klasikleri ile büyüdü. Bir müzisyen idi, sanatların ve bilimlerin bir koruyucusu olarak ve çağın Aydınlanma düşünürleri ile ilişkilerini geliştirerek, Platonik "felsefeci-kral" idealini realize etmeye çalıştı. Genç Frederik'in müzik ve diller konusunda yetenek göstermesine karşın, babası askeri eğitim almasına karar verdi. Frederik İngiltere'ye kaçma girişiminde bulundu, ama yakalandı ve askeri mahkemeye çıkarıldı. 1746'da Frederik Johan Sebastian Bach'a bir müzikal tema sundu ve beste Bach tarafından bir dizi kanon ve füg için kullanıldı. Bu arada Voltaire ile mektuplaşmaya başladı, Machiavelli üzerine bir felsefi çürütme yazısı yayımladı (kendisinin eleştirdiği "Prens"te idealize edilen aydın despot olma yoluna girdiğini anlamadan). Prusya'nın türe dizgesini Aydınlanma düşüncelerine uygun olarak yeniden düzenledi, işkenceyi yasakladı, ılımlı düzeylerde basın özgürlüğünü ve inanç özgürlüğünü tanıdı, ilk ulusal Alman yasa dizgesini çıkardı, ve Berlin'i bir kültür özeği olmak üzere yeniden yapılandırdı.

 

Fransa’da sürmekte olan Katoliklik ve Aydınlanma deizmi arasındaki karşıtlık Fransız toplumunun entellektüel karakterini belirleyen başlıca etmendir. Bu iki kültür de demokrasiye ve yurttaş toplumuna ve ilgili kavramlara düşmandır. Bilgisiz klişeye karşın, Aydınlanma usdışı felsefi temellerinden ötürü insan eşitliği ve özgürlük kavramlarına karşıdır. Ve bu felsefeciler bu vargılarını okuyucularına açıkça sunarlar. Örneğin Kant Aydınlanma nedir yazısında despot ile ilişkide “boyun eğme” önerir. Locke’un kendisi köleci anayasalar kaleme alır ve Hume açıkça ırkçılığı aklayan ‘uslamlamalar’ üretir.

Öte yandan, Katolik Kilise, insanlar üzerinde etkili olduğu düzeye dek, kendi duyunçları olmayan insanlar, ruhlarını dinadamına teslim eden insanlar yetiştirir. Katolik Kilise insanlara sorgulanmayan dışsal bir ahlak verir ve neyin doğru ve eğri olduğu konusunda kendi yargılarının gelişmesine olanak tanımaz. Onları özgür dünyaya ilgisiz bir ahlak bilincinde hapseder ve yaşamda özgür yargıda bulunabilen bireyler olmalarını engeller. Kilisenin bu karakteri ile Aydının hedefi olması kaçınılmazdı, çünkü ikisi de aynı duyuncu hedef alıyor, ikisi de insanları istençlerinde vurmayı istiyordu.



Büyük Frederik ve Kont Agarotti (en solda) ve Voltaire (sağda) Frederik'in Sanssouci'deki sarayının müzik odasında.
   
Voltaire ve Frederik buluşmalarından önce dört yıl boyunca coşku içinde mektuplaştılar. Biri “benim Apollon’uma,” “benim Sokrates’ime,” öteki “benim Trajan’ıma” yazıyordu. En son şiirlerini ekliyor ve karşılıklı komplimanlarda bulunuyorlardı. Sonunda, 45 yaşındaki Voltaire ve 28 yaşında yeni taç giymiş Prusya kralı Frederik 1740 Eylülünde buluşmaya karar verdiler. “Sevinçten bayılacağıma eminim,” diyordu Voltaire. “Bundan öleceğime inanıyorum,” diye yanıtladı Frederik. Bayılma ve ölüm olmaksızın, buluşma normal geçti, uzun uzadıya özgür istenç ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuştular ve üç gün sonra Voltaire ülkesine geri döndü. Voltaire Prusya sarayına iki kez konuk oldu ve ikincisi iki yıldan uzun sürdü.

1736'da başlayan mektuplaşma kırk iki yıldan uzun sürdü. İlkin "Monsieur " ile başlayan mektuplar zamanla "Mon cher ami" ile ve daha sonra "Mon cher Voltaire" ile başlar oldu. Ama dikkatli Voltaire "Monseigneur" ile başlamaktan vazgeçmedi. Frederik yalnızca Apollon olmakla kalmadı ve Alkibiades ve Marcus Aurelius ile karşılaştırıldı. Voltaire Frederik'te "un prince philosophe qui rendra les hommes heureux" bulduğuna inanmaya başladı. Ama prince philosophe Prusya'yı büyük bir askeri güç yapma ve ülkesini topraklarını genişletme politikasına döndü. Dostlar daha sonra da buluştular, ama aralarına belli bir uzaklık girmişti.


Aydın Despotizmi raslantısal bir fenomen değildir. Avrupa’da toplumsal, ekonomik ve politik olarak gelişemeyen Katolik ve Ortodoks kültürlerin tekerkleri için modernliğe geçiş umudu yaratan zorunlu bir yanılsamadır. Bu taş kafalı despotlar için modernleşme ordulardan ve fabrikalardan, makinelerden ve teknolojiden oluşan birşeydir ve evrensel yurttaşlık hakları ile, duyunç özgürlüğü ile, yasa egemenliği ile hiçbir ilgisi yoktur. ‘Eski Rejimleri’ topluma yukarıdan dayatılan reformlar yoluyla yenileme ve dinçleştirme planı zamanı geçmiş tekerk için biricik çare olarak görünür.

Kendilerini onların dışında gelişmekte olan modern kültüre uyarlamayı isteyen kimi tekerkler bu formülü Aydınlanma felsefecilerinden, başlıca Voltaire ve Diderot gibi Aydınlardan ödünç aldılar. Her iki yan da, Tekerkler gibi Aydınlar da, despot olmada ortak idiler. Ve bu onların ön-modern ve gelişime yeteneksiz politikalarının nedenidir.

 

Aydınlanmamış Bir Despot


XVI. Louis

XVI. Louis iyi bir kral olmak ve halkı tarafından sevilmek istiyordu. Davranışları istediklerinin tam tersi sonuçlara götürdü.

XVI. Louis bir saltık tekerk olması gerekirken kendini ‘göreli’ bir tekerk olarak gösterdi ve reform planlarını soylulara kabul ettirmeyi ve dirençlerini yenmeyi başaramadı. Yedi Yıl Savaşında İngiltere'ye yitirilen toprakları (Yeni Dünyadaki ‘Yeni Fransa’) geri alabilmek için Amerikan kolonilerinin İngiltere Krallığına karşı bağımsızlık savaşını destekledi. Ama bununla Fransa'nın finansal durumunu daha da kötüleştirdi. Anayasal Tekerkliği sırasında davranışları belirgin olarak kararsızdı. Sonra anayasal tekerkliğe geçiş çalışmalarına katılmak yerine ülkeden kaçma girişiminde bulundu. Yakalandı ve ülkeye ihanet suçu ile yargılanarak giyotine gönderildi. Kararsızlığı ve tutuculuğu ile, yönetiminde despotizmi ve Aydınlanmayı birleştirmeyi başaramadı. Fransa'nın yaşadığı kaostan ve deliliklerden en az Danton kadar, Marat kadar, Robespierre kadar sorumlu olmuş görünür.

İster aydın olsunlar isterse bilgisiz ve sağgörüsüz, bu tekerkler tümü de değerlerinden ya da yeteneklerinden ötürü değil, ama doğumlarından ötürü devletlerin başına geçtiler. Halkların tam istençsizliği verildiğinde, bir devlete bir istenç kazandırabilmek için erki doğuma bağlamaktan, genel istencin olmadığı yerde devleti tikel istencin keyfine teslim etmekten daha ussal bir yöntem yoktu. Napoleon aynı nedenle, bir suikast durumunda Fransa’nın bir kez daha Aydınların elinde kaosa düşmemesi için imparatorluk formülüne başvurdu. Kuzeyin Protestan ülkelerinde hanedanlar kendilerini gelişmekte olan demokrasiye uyarlarken ve modernleşme barışçıl yollarda ilerlerken, Güneyin Latin ve Doğunun Slav ülkelerinde istençsiz ve özgürlüksüz halkların kendi durumları, devletleri, tarihleri birer skandala dönüştü.

Halkların özgürlük ve eşitlik bilincinden yoksun oldukları, haklarından habersiz oldukları ön-modern tarihte krallık, imparatorluk, sultanlık, çarlık vb. olanaklı biricik politik biçimdir. İstençsiz insan kalabalıklarını yasa egemenliği altına getirmek için özeksel bir güç, bir tekerklik zorunludur. Tekerkliğin egemenliği altındaki insanlarda özgürlük bilincinin gelişmeye başlaması ile birlikte tekerkliğin erki zayıflama yoluna girer, çünkü özgürlük bilinci istenç, ve istenç politik güçtür. Anayasal tekerklik bir ara biçim olarak geçişin ussal, dereceli biçimidir, çünkü Kralın öldürülmesi Kraliyetin de ölümü olarak bir Cumhuriyet yaratsa da, birdenbire bir genel istenç ya da yurttaş toplumu yaratmaz. Ama "anayasal tekerklik" teriminin kendisi aynı zamanda bir olanaksızlığı, bir oxymoronu anlatır, çünkü anayasa kralın yanında onun bundan böyle bir tekerk olmadığını tanıtlayan bir ikinci istençtir. Genel istenç Dünya Tarihinde yalnızca Protestan ülkelerde kitle ölçeğinde gelişti, çünkü bu kültürlerde kitlenin boşinançlara gömülü ve boyun eğme durumunda tutulmasını sağlayan bir kurumsal din yoktu ve Reformasyon ile birlikte kazanılan duyunç özgürlüğü politik bilincin gelişimine ve yurttaş toplumunun oluşumuna götürdü.

Statükoyu sürdürmek isteyen Katolik Kilise Katolik ülkelerde tekerkliğin doğal bağlaşığı idi ve aristokrasi her iki kurum ile kaynaşma ve bağlaşma içinde Eski Rejimin temel direklerinden birini oluşturuyordu. Voltaire ve Diderot gibi Aydınlar Katolik Kiliseyi ve aristokrasiyi asıl engeller olarak gördüler ve ilerleme probleminin çözümünün saltık tekerklikte yattığını düşündüler. Tekerkliğin kendisinin ortadan kalkmaya yazgılanmış olduğunu anlayamayacak kadar ‘güçlü’ düşünürler idiler. Özgürlüğün evrensel yokluğunda, bu kültürlerde ahlak ve törellik her katmanda sefil durumdadır, ve egemenlerde olduğu gibi halkta da yaygın olan moral gerilik yaşanan şiddetin ölçüsüzlüğünde kendi ölçüsünü sergiler. Duyunçsuz özgürlük, ahlaksal olarak olgunlaşmamış istenç ancak barbarlığa yeteneklidir ve despotizmin baskıcı dinginliğinden ve ne kadar güçsüz olursa olsun yasa egemenliğinden kurtulan kültür kaçınılmaz olarak kaos içine yuvarlanır. Fransa'da devrimin getirdiği kaos ancak Napoleon'un tekerk olması yoluyla ve ancak geçici ve göreli olarak önlenebildi. Devrimi izleyen bütün bir Fransa tarihinin birincil anlamı Fransız halkının moral büyüme, ve modern Fransız etiğinin şekillenme süreci olmasında yatar. Fransa için tarih güç ve acılı olmuştur. Ama hiçbir despotik kültür için kolay olmamıştır.

Evrensel İnsan Doğasının yadsınması



Aydınlanmanın başlıca belirlenimi evrensel insan doğası kavramının yadsınmasıdır. Bu usdışı öncül üzerine, Aydınlanma insan gelişimi kavramını reddeder, çünkü gelişecek bir ‘kendinde,’ bir gizillik yoktur. Hiçbir zaman bütününde insanlığın özsel olarak ideal bir belirlenime yetenekli olduğunu anlayamaz.

Aydınlanmanın öncülleri ve vargıları



Görgücülük, yani bilginin duyusal deneyimden türediği görüşü tüm kavramlara, tüm evrensellere, ussal idealara karşı bir güvensizlik duygusuna ve duyu-verilerinin yükseltilmesine götürür. Aydınlanma deneyimden kazanıldığını düşündüğü pozitif bilgiye önem ve değer verir ve bu anlak düzlemi ile ilkin boşinanç dediği şeye karşı çıkar. Boşinanca inanç da karşı çıkar. Ama Aydınlanma görgül bilginin herşeyin sınırı olduğunu kabul ettiği için, deneyimin ötesine geçemez ve tıpkı boşinancın kendisi gibi duyu-verilerinin algısı düzleminde kalır.

Aydınlanma ve Bilim



Aydınlanma kendi pozitivist mantığı gereği bilgiyi görgül bilgiye indirger ve bilginin evrenseller ile ilgili olduğunu kabul edemez. Bu düzeye dek bilimsel bilgiyi kuşkulu olarak kabul eder.

Aydınlanma ve Romantizm



Aydınlanmanın özellikle kendi açısından haklı olarak saldırdığı düşünür Jean-Jacques Rousseau’dur. Voltaire Rousseau’nun düşüncelerinden ve kendisinden nefret ediyordu, ve David Hume da kendi görgücülüğü zemininde Rousseau hakkında olanaklı en saçma vargıları çıkardı. Gençliğinde bir süre için romantik düşünceler taşıyan Rousseau tüm Aydınlanmacılar ile karşıtlık içinde hiçbir zaman despotizmi aklamadı ve demokrasi idealini mantıksal olarak akladı ve savundu.

Aydınlanma ve Rasyonalizm



Sık sık Aydınlanmanın öncüleri arasında Descartes, Leibniz, Spinoza ve Rousseau gibi rasyonalistler de sayılır. Ama aydınların kendileri bu kadar aptal değildir, Kant başta olmak üzere tümü de rasyonalizme karşı her zaman eleştirel olmuşlardır, ve yirminci yüzyılda bile Aydınlanma görgücülüğünü izleyen bir İngiliz yazar ‘Descartes Miti’ üzerine aynı eleştirel tonda yazmayı sürdürmüştür.

Aydınlanma ve ‘Us Çağı’



Derbeder bilinç Aydınlanmaya tam olarak onun tarafından reddedilen pekçok şeyi yükler: Usun özerkliği, insanın eksiksizleşebilirliği, nedenselliğin doğrulanması, yetke üzerine saldırı, vb.—Bu bilinç tarafından ‘Aydınlanma’ sözcüğü salt bir metafor olarak alınır ve neyi temsil ettiği üzerine düşünülmez.

 
(c) Aziz Yardımlı 2107-18
İdea Yayınevi Site Haritası
| İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
iletisim@ideayayinevi.com